Merhaba! Yıllar boyunca hedeflerimden biri de üzerinde çalıştığım feminist felsefenin Türkiye’de bilinirliğini arttırmak olmuştur.
Ulusal tez merkezinde “Feminist Felsefe” başlığını aradığınızda sadece üç tezle karşılaşırsınız. Bunlardan biri, benim “Schopenhauer from The Perspective of Feminist Philosophy” adlı çalışmamdır. Bu tezi hazırlarken, kadınların günümüzde karşılaştığı sorunların kökenlerini keşfetmeye çalıştım ve Türkiye’de kaynakların sınırlı olduğunu, feminizm ile ilgili çokça önyargının ve kirli bilginin varlığını sıklıkla gördüm. Türkiye’de feminist felsefenin bilinirliğinin sınırlı olması, sosyal ve kültürel faktörlerle ilişkilidir. Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısı, geleneksel cinsiyet rollerini ve normlarını koruma eğilimindedir. Bu nedenle, feminist düşüncenin getirdiği radikal değişikliklere karşı direnç gösteren birçok önyargı ve yanılgı bulunmaktadır. Bu önyargılar, yanlış bilgilendirmeler, medyada yer bulan yanıltıcı temsiller ve genelde feminizme yönelik yanıltıcı genellemelerle beslenir
Felsefe tarihi eski Yunan’dan başlatılır ve sistematik felsefenin kökenleri üzerinden temel kavramların soruşturması yapılır, feminist felsefe de batı felsefe tarininden başlatılarak kadının günümüzde yaşadığı önyargının kökenine inmek için doğru bir başlangıç yeridir.
Felsefe tarihinde, eski Yunan’dan başlanarak, kadının yerinin ne olduğu, ne olması gerektiği ve kadının toplum içindeki rolü gibi konularda birçok düşünce ortaya atılmıştır. Bu düşünceler, genellikle erkek filozoflar tarafından, kendi perspektifleri üzerinden şekillenmiştir. Ancak feminist felsefe, bu eril perspektifin ötesine geçerek, kadınların tarihsel olarak nasıl temsil edildiğini, hangi rollerin onlara atandığını ve bu rollerin nasıl sorgulanabileceğini inceler.
Feminist Felsefe ve Batı Felsefe Tarihinde Kadın
Kadınların tarihsel olarak maruz kaldığı önyargı ve baskı, pek çok toplumda derinlemesine yer bulmuştur ve bu, Batı felsefe tarihi için de geçerlidir. Dünyanın birçok yerinde önyargı var, evet. Fakat özellikle Batı, felsefe tarihinin sistematik yazımı ve dünyaya yaydığı kavramlarla bu önyargıların temelini oluşturması açısından önemli bir başlangıç noktasıdır. Özellikle eski Yunan’da kadına yönelik oluşan ve yüzyıllar boyunca süregelen ayrımcı söylemler hukuk, tarih, sanat, bilim, felsefe ve siyasette yerleşmiştir.

Eski Yunan Felsefesinde Kadın: Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi felsefenin “babaları”, kadının toplumdaki yerini ve doğasını tartışmıştır. Kadının yerine getirdiği rol ve ona atfedilen değer, erkek egemen bir bakış açısının sonucu olarak şekillenmiştir. Kadının hem toplumsal hem de bireysel anlamda ikincil bir varlık olarak görülmesi, pek çok felsefi düşüncenin temelini oluşturmuştur. Örneğin, Aristoteles kadının “tamamlanmamış bir erkek” olduğuna inanıyordu. Bu tür görüşler, kadının hem entelektüel hem de ahlaki olarak erkekten aşağıda olduğu yönündeki önyargıları pekiştirmiştir.
Hukuk, Tarih ve Siyasette Kadın: Eski Yunan’da kadınların hukuki hakları sınırlıydı. Atina’da, kadınlar oy kullanma hakkına sahip değillerdi ve siyasi süreçlerin dışında tutulmuşlardı. Tarih yazımında da kadınların başarıları ve katkıları genellikle göz ardı edilmiştir.
Sanat ve Bilimde Kadın: Eski Yunan sanatında ve edebiyatında kadınlar, genellikle mitolojik varlıklar veya idealize edilmiş figürler olarak tasvir edilmiştir. Bilimde ise kadınların rasyonel düşünceye katkıda bulunabileceği fikri genellikle reddedilmiştir. Felsefe ve Kadın: Felsefede kadın düşünürlerin katkıları genellikle göz ardı edilmiş veya küçümsenmiştir. Hipatia, Diotima gibi kadın felsefecilerin çalışmaları, erkek meslektaşları kadar takdir edilmemiştir.
Bu önyargılar ve baskılar, Batı felsefe tarihinin yanı sıra Batı kültürünün genel yapısında da yer bulmuştur. Bu, kadınların tarihsel olarak maruz kaldığı baskı ve önyargıların bugünkü toplumsal yapıya ve kadın haklarına nasıl etki ettiğini anlamak açısından önemlidir. Feminist felsefe, bu önyargıları ve baskıları sorgulayarak, kadının toplumsal ve bireysel değerini yeniden tanımlamayı amaçlar. Bu, toplumsal cinsiyet eşitliği için atılan önemli bir adımdır.
Feminist Felsefenin Akademik Hareketi
Feminist felsefenin özellikle 1970’li yıllarda cesur akademisyen kadınların öncülüğünde başlayan akademik hareketi, tarih boyunca birçok cesur kadının mücadeleleri ve birikimleri sayesinde gerçekleşmiştir. Felsefenin erkek egemen dili, kadına dair önyargıları ve akıl-mantık çerçevesinde doğa olaylarını analiz ederken “kadın” konusunda gösterdiği irrasyonel tutum, derinlemesine bir inceleme gerektirmektedir.
Mizojini: Kadından Nefretin Evrensel Tarihi
Bu incelemeye başlamadan önce tarihsel bir alt yapı oluşturmak adına Mizojini( Kadın Düşmanlığı)kökenleri ile başlayalım. Uzun yıllar boyunca düşünceleriyle insanları etkileyen, aklın sınırlarını zorlayan filozofların kadınlar söz konusu olduğunda neden bu kadar akıl dışı olduklarını Jack Holland’ın “Kadından Nefretin Evrensel Tarihi (Mizojini-Kadın Düşmanlığı)” adlı kitabı başarılı bir şekilde özetler. Ben de Feminist Felsefe yazı dizisine başlamadan önce, bu kitabın kronolojik olarak kadına yönelik önyargının tarihini nasıl özetlediğine ve kadın mücadelesinin neden günümüzde de devam ettiğine kısaca değinmek istedim. Yazının sunduğu detay ve tarihsel geçiş, Feminist Felsefenin tarihsel evrimine ve kadına dair önyargıların köklerine dair derinlemesine bir bakış sunacak. Feminist Felsefe yazı dizisine başlamadan önce bu tarihsel zemini sunmaktaki amacım, öncelikle daha derin tartışmalara zemin hazırlamaktır.
Eski Yunan: Pandora’nın Kutusu
Yazar Kadından Nefretin Tarihine “Pandora’nın Kızları” ile başlıyor: M.Ö 8. yy, Doğu Akdeniz yaradılış öykülerinin çıktığı dönemdir. İnsanın Düşüşü’nde (Fall of Man) yaşanan tüm acıların, felaketlerin ve ölümlerin sorumlusu zayıflıklarından dem vurulan kadındır.

Suçlu Havva’dır. Yunan geleneğinde ise Pandora’dır. Yunanlılar bilim ve felsefenin temellerini oluşturdular. İlk demokrasiyi kurdular ama aynı zamanda sistematik bir şekilde kadından nefretin günümüze kadar gelen etkisinde önemli bir rol oynadılar. Kadınlar neden bu denli nefret edilesi ve hala cinsiyetlerinden dolayı mücadele etmek zorunda?
Nasıl mı? Pandora’nın kutusu açılsın!
Sonsuz mutluluğun olduğu bir zamanda Tanrılarla birlikte zaman geçiren erkekler Pandora, gelişi ve kendisiyle birlikte getirdiği kutuyu merakına yenik düşüp açmasıyla tüm insanlığı lanetlemiştir. O andan itibaren insanlık çalışmaya, yaşlanmaya, hastalanmaya ve acı içinde ölmeye mahkum edildi. İnsanın devamlılığını sağlamasına rağmen kadın, insanlıktan alıkonulması gereken bir şeye dönüşmeliydi. Asla kıramayacağımız bir doğum-ölüm döngüsünün içine bizi sokacak şehveti uyandırdığı için ondan nefret ediliyordu!
Pandora’ya sadece insanın ölümlülüğün suçunu yüklemekle kalmayan, onu kontrol etmek için sınırlara da ihtiyaç duyan Yunanlılar, erkeğin anti tezi “Öteki” olarak bir kadın imgelemi yaratarak düalist görüşün felsefi-bilimsel temellerini attılar. Düalist dünya görüşünde doğa, erkeğin zayıflığının ve sınırlılığın bir simgesidir ve doğayı temsil eden kadındır.
Kadın, sürekli ve üzücü şekilde erkeğe bu sınırlılığı hatırlatır. Pandora’nın ve kızlarının günahı budur. Halk masallarından felsefeye, oradan sanata ve siyasete kadar mizojininin sebebi kadındır ve bu nedenle bütün kadınlar cezalandırılmak istenir.
İsyan eden kadınlar “Amazonlar”
Amazonlar uygarlığın sınırında yaşayan savaşçı kadın topluluğuydu. Erkekleri sadece cinsel birleşme için yakınlarına yaklaştırıyorlardı. Doğan kız çocuklarına bakıp erkekleri terk ediyorlardı. Erkeklerin korku ve şehvet içinde arzuladıkları bu kadınlar fantezi ürünleri olmuştur. Amazon motifleri tapınaklarda görülmektedir. Çağlar boyunca Amazonlar patriarka başkaldırı adına farklı şekillerde tarih sahnesinde yerini almıştır. Feminist felsefe alanında çalışmalar yapanlar da birer Amazon gibi kavramlarla şavaşmışlardır. Tüm bu trajedilerde kadınların erkeklere isyanı vardır. Bu trajedilerin kahraman kadınları, kabul görmüş kadın davranışı ile kabul görmeyen arasındaki sınırı aşmakta, erkeksi, hatta adeta Amazonlara özgü bir davranış biçimi sergilemektedirler.
Eski Roma’da Mizojini
Roma’da mizojini (kadın düşmanlığı), toplumun ve kültürün farklı yönlerinde kendini gösterdi, ancak belki de en belirgin haliyle kadınların tarihsel ve mitolojik figürlerle ilişkisi üzerinden anlaşılabilir. Bu tanınmış kadın figürlerinin yaratılmış hikayeleri, o dönemin kadın algısını ve kadına yönelik genel tutumu açıkça yansıtmaktadır.
Agrippina: Gaddarlıkla ilişkilendirilen bir kadın olarak, erkekler tarafından yönetilen dünyada iktidara sahip olmanın kadınlıkla bağdaşmadığı düşüncesi onun hikayesiyle desteklenmiştir.
Messalina: Onun cinsel taşkınlığıyla anılmasının arkasında, kadınların cinselliğinin kontrol edilmesi gerektiği fikri yatmaktadır. Messalina’nın hikayesi, cinsel özgürlüğünün tehdit olarak algılandığı bir toplumun yansımasıdır.
Roma’daki mizojini, Eski Yunan’dan farklı bir yolda seyretti. Eski Yunan’da mizojini, kadınların özgür olduklarında ne tür tehlikeler yaratabileceğine dair bir korku temelindeyken, Roma’da bu korku daha da somutlaşmış, tarihsel ve mitolojik kadın figürleri üzerinden yapılandırılmıştır. Ayrıca, Roma toplumu, kadınların sadece özel alanda değil, aynı zamanda kamusal alanda da aktif olabileceğini tanımış, ancak bu aktifliğin genellikle tehlikeli ve istenmeyen sonuçlara yol açabileceği düşüncesiyle kadınları bu alanda sınırlamıştır. Genel olarak, Roma mizojinisinin kadınlara yönelik bu tür hikayelerle pekiştirilmesi, kadınların sosyal, politik ve ekonomik yaşamda yerlerini sınırlama ve kontrol etme çabasının bir yansımasıdır. Bu, kadınların erkeklerle eşit olmadığı, hatta potansiyel olarak tehlikeli oldukları yönündeki algıyı beslemiştir.
Eski Yunan’da kadınlar erkeklere isyan etmişlerse bile ev içinde etmişlerdir. Romalı kadınlar ise en büyük baskılara karşı çıktılar ve bu duygularını ortaya attıkları taleplerle haykırarak kamuoyuna taşıdılar. Kadınların kocalarına tabi olmalarını yönündeki Romulus yasası ise gerekirse ölümle cezalandırılmalarını onaylıyordu.
İffet: Romalılar, kadının iffetiyle meşgul olma geleneğini Yunanlılardan devralmışlardı. Kadının iffetini, ailenin onuru ve devletin esenliği ile sıkı sıkıya ilişkili görmüşlerdi.
Ortaçağ: İlahlaştırılan Kadın ve İblis Kadın
Cennetin kraliçesinden İblis kadına dönüşüm ise çok çarpıcı bir şekilde olmuştur. Ortaçağ, kadının ilahlaştırılması ve cennete çıkarılmasıyla başladı, binlercesinin cehenneme gönderilmesiyle son buldu. 431 yılında Katolik Kilisesi’nin yüksek konseyi, Filistinli bir köylü kızı olan Meryem’i “Tanrı’nın annesi” ilan etti.

Meryem sadece din tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir rol oynamakla kalmayıp aynı zamanda kadına nefretin tarihinde de önemli ve belirleyici bir yer edindi.
Hypatia’yı ölüme götüren kişi Meryem’i kutsallaştırıyordu…
Meryem bakire olarak tanımlanmıştır. Cennette İsa ile birlikte yaşayan kraliçeydi o artık. Lekesiz hamilelik yaşamıştı. Cinsel beraberlik olmadan. Kurtarıcı İsa kirli bir cinsel arzunun sonucu dünyaya gelemezdi. Meryem, soyutlaşan, nurlanan, giderek cinsiyeti olmayan, insan yapısından uzaklaşan ve Tanrısallaşan bir varlığa dönüştü. Örnek bir kadın olan Meryem, edilgenliğin, itaatın, anneliğin ve bekaretin simgesidir. Bir kadının Meryem’e özenmesi, ancak kendi cinselliğini yok saymasıyla mümkün olabilirdi. Manastırlar, evliliğe ve anneliğe karşı kadınlar için kurumsal bir seçenek, yaşam boyu sürecek cinsel bir perhiz demekti. Bunun yanında 11. yy’da manastırlar kadınlar için en önemli eğitim kurumları olmaya başlamıştı. 1250 yılında sadece Almanya’da 500 manastır bulunuyordu. 1347 yılında Kara Ölüm’le gelen kötümser ruh hali kadınları doğrudan etkileyecekti. İblislere aşırı ilgi, bunların gerçekten var olduklarını kanıtlamak için gösterilen çabalarla sonuçlandı. Şeytanın ve iblislerin bu dünyanın içinde olduklarını kanıtlamak zorundaydılar. Şeytanın varlığının en inandırıcı kanıtı ise onların insanlarla etkileşime geçebilmeleriydi. Bu ilişkinin en yoğun ve en somut biçimi seksten başka ne olabilirdi!
Cadı Avı Taşları Döşeniyor
James Strenger ve Henry Kramer- Malleus “Cadıların Çekiciliği” kitabının yazarlarıdır. İkisi de engizisyon üyeleriydi. Bu iki yazar kadınların şeytanla seks ilişkisini kanıtlamak için yaptıkları kampanyada güçlü bit başarı elde ettiler. Engizisyoncuların cadıların çoğunun neden kadın olduğuna dair gayet yalın bir açıklaması vardı: “ Tüm büyücülük kadınlardaki doyumsuz cinsel şehvetten kaynaklanmaktadır.” İşkenceler, itiraflar ve yakılarak öldürülen binlerce kadın… Almanya, İsviçre, Fransa ve İskoçya cadı avlarının en fazla yaşandığı yerlerdir. Kadınlar 300 yıl boyunca şeytanın işbirlikçisi olarak görüldüler!
Modernliğin Yükselişi
17. yüzyıl modası, kadınların bedenlerini sımsıkı saran bir korse içine hapsediyordu. Solgun, ince kadınlar revaçtaydı. 17. yüzyıl, sanat, bilim, politika ve modada devrim niteliğinde değişikliklerin yaşandığı bir dönemdi. Ancak bu değişikliklerin arasında belki de en dikkat çekici olanı, kadın estetiğinin dönüşümüydü. Korsenin popülerleşmesi kadının bedenini, sadece fiziksel değil, toplumsal olarak da sınırlanan bir araç haline getirdi. Sımsıkı saran korseler, kadın bedeninin dönemin ideali bir formda olmasını zorunlu kıldı ve kadınları fiziksel olarak rahatsız eden, hatta bazen sağlık sorunlarına yol açan bir giysi haline geldi. Solgun ten, 17. yüzyılın güzellik ideali kabul ediliyordu. Bu, aristokrasinin işaretlerinden biri sayılıyordu. Solgun ten, dışarıda çalışmanın zorunlu olmadığına, yani kişinin soylu olduğuna işaretti. Ancak bu solgunluk, sağlıkla ilgili riskleri beraberinde getiriyordu. Öte yandan, ince bir beden, zarafetin ve asaletin sembolü kabul ediliyordu.
17. yüzyılın sımsıkı korseleri, kadın bedeninin belirli bir kalıba sokulmasını simgeler. Günümüzde, “beden olumlama” hareketi, her beden tipinin kendi içinde güzelliğini savunmaktadır. Hareketin kökenlerinde, tarihsel olarak kadın bedenine dayatılan bu tür standartlara karşı bir tepki yatmaktadır. 17. yüzyıl modası, bu hareketin neden bu kadar güçlü ve önemli olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir.
17. yüzyılın solgun ten ideali, kadının sosyal sınıfını belirlemede önemli bir rol oynuyordu, ancak bu aynı zamanda sağlık sorunlarına da yol açıyordu. Günümüzde feminizm, kadın sağlığının önemini vurgulamakta ve kadınların kendi bedenleri üzerindeki haklarına sahip çıkmalarını teşvik etmektedir. Tarihsel bağlam, bu konuda neden bu kadar bilinçli bir yaklaşıma ihtiyaç duyulduğunu aydınlatmaktadır.
Tabula Rasa: Locke
18. yüzyıl sonlarına doğru, eğitimli insanların çoğunun güneş-merkezli sistemi kabul ettikleri bir dönemde, evlilik yasalarının kadınların lehine değiştirilmesi mücadelesi başlangıç aşamasındaydı. Neden eğitimli insanların çoğunluğu güneş-merkezli bir sistemi kabul etti, ama aynı dönemde kadın hakları konusunda ilerleme çok daha yavaş gerçekleşti?
Bu, toplumların bilimsel keşiflere ve sosyal değişikliklere farklı hızlarda adapte olmalarından kaynaklanıyor. Bilimsel gerçekler, somut kanıtlarla desteklendiğinde, genellikle daha hızlı bir şekilde kabul görür. Ancak sosyal değişiklikler, özellikle cinsiyet eşitliği gibi kökleşmiş toplumsal normlara meydan okuyan değişiklikler, daha derinlemesine bir toplumsal dönüşüm gerektirir. Bu, toplumun değerlerine, inançlarına ve kültürel normlarına bağlı olarak değişebilir.
Tabula Rasa: Locke, ütün insanların doğduklarında boş bir levhaya benzediklerini, daha sonra bu levhanın üzerine özellikle yetiştirme şekli ve eğitimle, bizim insan doğası dediğimiz şeyin yazıldığını iddia eden bir empiristti.
Locke’un ‘Tabula Rasa’ teorisi, bireylerin doğuştan gelen belirli özelliklere sahip olmadığını, bunun yerine deneyimlerin ve eğitimin bireyleri şekillendirdiğini ileri sürer. Bu teori, kadınların belirlenmiş sosyal rollerinin doğuştan gelmediğine, toplum tarafından şekillendirildiğine dair bir argüman sunar. Kadın hakları savunucuları için cinsiyet rolleri ve eşitsizliklerin toplumsal yapılar olduğu ve bunların değiştirilebileceğini savunma noktasında Locke’un bu teorisi önemli bir dayanak olmuştur.
Bu görüş kadına duyulan nefretin temellerini sarstı. Liberalizm etkisi kadınların haklarını aramada etkisini gösterdi. Feminizmin ayak sesleri kendini duyurmaya başladı. Kadının eğitim ve oy hakkı için başlayan girişimler, feminist felsefeye giden yolların döşenmesine zemin hazırladı.
Sonuç
Tarih boyunca kadın imgesi ve kadına yönelik tutumlar sürekli değişiklik göstermiştir. Antik Yunan ve Roma’da, kadınlar bazen tehlike, bazen ise edilgen ve itaatkar varlıklar olarak görülmüşlerdir. Ancak bu dönemlerde bile, kadının toplumdaki konumu, erkek egemen zihniyet tarafından belirlenmiştir. Ortaçağ’da ise kadının konumu, hem ilahlaştırılmış hem de dışlanmıştır. Meryem’in “Tanrı’nın annesi” ilan edilmesi, kadının cinselliğinden arındırılarak kutsallaştırılmasına bir örnektir. Ancak aynı dönemde cadı avları ve kadınların şeytanla ilişkilendirilmesi, kadına yönelik derin kökleri olan önyargıları ve korkuları yansıtmaktadır.
Feminist felsefe, tarih boyunca kadına yönelik bu önyargıları ve erkek egemen zihniyeti sorgulamıştır. Kadınların sadece biyolojik varlıklar olmadığını, sosyal, kültürel ve politik alanda da aktif rolleri olduğunu vurgulamıştır. Bu yolda birçok kadın ve erkek filozof, yazar ve akademisyen, kadının toplumsal konumunu iyileştirmek ve cinsiyet eşitliği için mücadele etmek adına önemli katkılarda bulunmuştur. Feminist felsefe, kadına yönelik olumsuz imgeleri yıkmayı ve kadının toplumdaki gerçek değerini ortaya koymayı amaçlamıştır. Bu mücadele, tarih boyunca birçok zorlukla karşılaşmış olsa da kadınların hakları ve özgürlükleri adına sürekli ilerleme kaydedilmiştir. Ancak bu yazıda da belirtildiği gibi, mizojininin derin kökleri ve kadına yönelik önyargılar, günümüzde bile hala varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle feminist felsefenin, kadın hakları ve cinsiyet eşitliği için mücadelesinin önemi daha da artmaktadır.
Önümüzdeki yazılarda feminist felsefe temel kavramları, türleri ve filozofların kökleşmiş düşüncelerini tekrar düşündüren, feminist felsefe alanında çalışan düşünürlerin kavramlarını derinleştireceğiz.
Kaynakça
- Jack Holland, (2016) Mizojini- Dünyanın En Eski Önyargısı. Kadından Nefretin Evrensel Tarihi, İmge Kitapevi Yayıncılık
- Alison Stone, (2019) Feminist Felsefeye Giriş, Otonom Yayıncılık.
- Cogito, (2019), “Feminism”
- https://www.makaleler.com/pandoranin-kutusu-efsanesi
- Heinrich Kramer and James Sprenger, THE MALLEUS MALEFICARUM, Unabridged online republication of the 1928 edition.
- https://en.wikipedia.org/wiki/Tabula_rasa
- https://www.historyextra.com/period/roman/the-women-who-built-the-roman-empire/
- https://onedio.com/haber/antik-roma-nin-en-kontrolsuz-imparatoricesi-messalina-nin-iktidar-cinsellik-ve-ihanet-ucgeninde-gecen-hayati-1146777
- Feminist Felsefe Perspektifinden Schopenhauer Luce Irigaray’ın ‘Yeni Bir Dil Yaratma’ Bağlamında Ana Mendieta’nın “SILUETA” Serisi

