Feminist felsefede çok büyük etkisi olan önemli bir isimden bahsedeceğim.
Bu isim, 2. Dalga feminizmin temellerini atan ve dönemin ruhuna uygun “Varoluşçu” felsefeyi feminizm ile birleştiren bir filozof olan “Simone De Beauvoir”.
Simone De Beauvoir, sadece feminist harekete büyük katkı yapmakla kalmamış, aynı zamanda birçok eser kaleme almıştır. Kadın: Efsane ve Gerçek denemesi, kadınların ötekileştirilmesi, toplumsal klişeler nedeniyle kadınların haklarının sınırlandırılması gibi konulara değinir.

Eserlerinden The Second Sex Türkçe’ye “İkinci cinsiyet” olarak çevrilmiştir. Varoluşçu düşüncelerini feminist düşünce ile birleştirir. Bu eser, kadınların toplumdaki yerlerini sorgulayan ve cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratmaya çalışan bir perspektif sunar. Yazarın feminist harekete katkıları ve cinsiyet rolleri üzerindeki etkileri bu eserde de göze çarpmaktadır. Kitap, birçok farklı konuyu ele almasının yanı sıra kadınların güçlenmesi ve özgürleşmesi için bir rehber olarak hizmet edebilecek önemli bir kaynaktır. Bu serimizde özellikle bu kitaptaki temel kavramlar üzerinde durulacak.
Feminist felsefenin eleştirdiği en önemli konulardan biri, kadın filozofların tarih sahnesinde konumlandırılışına yöneliktir. Bu bağlamda, kadın filozofların daha görünür olmalarını sağlamak için eserlerinin arşivlerden çıkarılarak tarih kitaplarında yer almaları adına çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, kadın filozofların düşüncelerinin değerinin ve katkılarının daha geniş bir kitleye ulaşmasını hedeflemiştir. Kadın filozofların tarih sahnesinde daha etkin bir şekilde temsil edilip değerlendirilmeleri için akademik çevrelerde farkındalık oluşturulması da önemli bir adım olmuştur. Tüm bu çabalar, toplumun genel olarak cinsiyet eşitliğine ve kadınların entelektüel katkılarının tanınmasına yönelik daha ileri adımlar atılmasını teşvik etmektedir.
Alison Stone’un Feminist Felsefeye Giriş kitabında bu durum şu şekilde ifade ediliyor.
“ Simone De Beauvoir gibi “sadece” yazar ya da Hannah Arent gibi “sadece” politik düşünür olarak sınıflandırılmışlardır.”
Alison Stone “Feminist Felsefeye Giriş”
Bu yazıda varoluşçu felsefenin döneminde Sartre ile birlikte geliştirdiği düşünce biçimlerini feminizmle harmanlandığında akademik çalışmalara, kadın hareketine ve gelecek feminist felsefe kavramlarına katkılarının ne denli önemli olduğuna dikkat çekeceğim. Kadınların toplumda eşitlik ve özgürlük mücadelesinde tüm bu katkılar önemli bir rol oynamıştır.
Feminist Varoluşçuluğa gelmeden kısaca varoluşçuluğa göz atalım.
Varoluşçuluk Nedir?
Varoluşçuluk felsefesi, 20. yüzyılın başlarında özellikle Fransız düşünürler Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Simone de Beauvoir ve diğerleri tarafından geliştirilen bir felsefi akımdır. Varoluşçuluk, insan varlığı, özgürlük, sorumluluk ve anlam gibi temel konulara odaklanır. İşte varoluşçulukla ilgili bazı temel kavramlar ve fikirler.

Varlık Özden Önce Gelir: Varoluşçuluk, insanın doğası ve özü hakkında sabit, önceden belirlenmiş bir gerçeklik olmadığını savunur. İnsanlar, önce var olurlar ve sonra kendi varlıklarını anlamlandırma ve değer verme görevini üstlenirler. Bu, insanın özgürlüğünü ve sorumluluğunu vurgular.
Jean-Paul Sartre‘ın varoluşçuluğunun temel önermelerinden birini özetler. Varoluşçulukta, “varlık” bireyin dünyadaki fiziksel varlığını, “öz” ise bireyin kimliğini, karakterini ve değerlerini ifade eder. Varoluşçulukta, bir insanın özü (yani kimliği, karakteri, rolleri ve değerleri) onun dünyada var olmasının ardından kendi seçimleri ve eylemleriyle oluşur. Bu düşünce bireyin özgürlüğünü ve sorumluluğunu vurgulayarak her bireyin kendi anlamını ve özünü, dünyaya atıldığı (yani var olduğu) andan itibaren kendi kararları ve eylemleriyle oluşturduğunu savunur.
Özgürlük: Varoluşçular, insanın özgürlüğünün hayati öneme sahip olduğuna inanır. İnsanlar kendi eylemlerini seçme özgürlüğüne sahiptir ve bu özgürlük yaşamlarını anlamlandırma ve değer yaratma yeteneklerini sağlar.
Anlamsızlık: Varoluşçular, evrenin ve insanın varlığının temelde anlamsız olduğunu savunur. Bu, hayatın anlamını ve amacını insanın kendisinin bulması gerektiği fikrini destekler.
Anksiyete ve Ahlaki Sorumluluk: Özgürlük, insanların yaşamları üzerinde büyük bir sorumluluk taşıdıkları anlamına gelir. Bu sorumluluk ise bireylerde anksiyeteye neden olabilir, çünkü kendi kararlarını kendileri vermek zorundadırlar ve bu kararların sonuçlarıyla yüzleşmelidirler.
Başkasının Gözü: Bu kavram, kişinin diğer insanların gözlemi ve değerlendirmesi altında olduğu fikrine dayanır. Varoluşçular, “başkasının gözü”nün insanların davranışlarını şekillendiren toplumsal normlar ve beklentilerle ilişkili olduğunu vurgularlar.
Varlık Özden Önce Gelir! Kadın Doğulmaz Kadın Olunur!

“Kadın Doğulmaz Kadın Olunur” (On ne nait pas femme on le devient) Bu ünlü sözü daha önce duymadıysanız öğrenmek için doğru bir adrestesiniz.
Kadınların toplumlarda sınırlandırılması ve baskı görmesi, tarih boyunca farklı kültürlerde ve dönemlerde yaşanmış bir sorundur. Bu sınırlamalar, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmalarını engellemiş ve onları toplumun birçok alanında ikincil bir konuma itmiştir. Sınırlamaların temelinde cinsiyet temelli stereotipler, ataerkillik ve toplumsal normlar yatmaktadır.
“Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odalarına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşırıyorsunuz; kanatlarını kesiyoruz, sonra da uçamıyor diye yakınıyoruz.”
Simone De Beauvoir “İkinci Cinsiyet”
Kadınlar, tarihsel olarak erkek egemen bir dünyada yaşamışlardır. Bu egemenlik, erkeklerin kamusal alanlarda daha fazla rol üstlenip karar almasını, kadınlarınsa özellikle ev içi işlerle sınırlı kalmalarını teşvik etmiştir. Kadınlar genellikle anne, eş veya bakıcı gibi rollerle özdeşleştirilmiş ve bu rollerin dışına çıkmaları toplumda hoş karşılanmamıştır.
Kadınların nesneleştirilmesi, onların özgür iradesi ve bağımsızlığına zarar vermiştir. Kadınlar, birçok kültürde obje olarak cinselleştirilmiş ve cinsel şiddetin hedefi olmuşlardır. Kadınların kendi bedenleri üzerinde kontrol sahibi olma hakları da bu şekilde sınırlanmıştır.
Aile içi yaşam da kadınların toplumsal konumunu etkileyen bir faktördür. Geleneksel olarak, ailede erkeklerin liderlik rolü vurgulanmış ve kadınlar ev işleri ve çocuk bakımıyla sınırlı tutulmuştur. Böylece kadınların ekonomik bağımsızlıkları sınırlanmış ve ekonomik açıdan güçsüzleşmişlerdir. Aile içi şiddetin olağanlığı nedeniyle ayrıca kadınların can güvenliği de tehlikede olmuştur.
Varoluşçu Feminist Düşünce
Simone de Beauvoir, varoluşçulukla feminist düşünceyi birleştiren önemli bir isimdir. Bu birleşimi nasıl gerçekleştirdiğini açıklamak için bazı ana noktalara değinelim. Varoluşculuk kavramlarının kadınların toplum içindeki yerlerinin sınırlanması ve ötekileştirilmesi gibi konularda feminist düşünceye nasıl katkı sağladığına bakalım. Varoluşçuluk ve feminist düşünce arasındaki ilişkinin incelenmesi, kadınların özgürlük mücadelesinde nasıl bir rol oynadığına ışık tutacaktır.
Simone De Beauvoir‘un bu birleşimi nasıl gerçekleştirdiğini ve varoluşçulukla feminist düşünceyi nasıl sentezlediğini detaylı bir şekilde incelemenin önemli olduğuna inanıyorum.

Kadınlar İçin İkinci Cins: Beauvoir’a göre, kadınlar toplum tarafından erkeklerle karşılaştırıldıkları için “öteki” sayılırlar. Bu karşılaştırma, erkeklerin norm kabul edildiği ve kadınların “öteki” olarak tanımlandığı bir toplumsal yapıyı yaratır. Kadınların özgürlüğü sınırlanır, çünkü toplumsal anlamda ikincil bir statüye sahip oldukları için önlerindeki birçok fırsat engellenir. Beauvoir, toplumsal cinsiyet rollerinin bir yapı olarak inşa edildiğini ve bu yapı içinde kadınların ikincil bir konuma yerleştirildiğini savunur. Toplum, kadınları erkeklerle karşılaştırarak değerlendirmekte ve bu değerlendirmenin sonucunda kadınların ikincil bir konuma düşmesine neden olmaktadır. Kadınlar, bu yapı içinde genellikle bakım verici, anne, eş gibi rollerle özdeşleştirilirler ve bu roller onların kendi potansiyellerini tam anlamıyla kullanmalarını engeller.
Başkasının Gözü: Beauvoir, kadınların sıklıkla “başkasının gözü” ile kendi varlıklarını değerlendirdiklerini ve bu nedenle toplumsal beklentilere uygun davrandıklarını ifade eder. Ona göre, kadınlar kendi özgürlüklerini kazanmak için bu dışsal değerlendirmelerden bağımsızlaşmalıdır.
Kadınların Özgürlüğü ve Sorumluluğu: Simone de Beauvoir, varoluşçuluk perspektifiyle kadınların toplumsal cinsiyet rollerine eleştirel bir bakış sunmuş ve kadınların da kendi özgürlüklerini ve sorumluluklarını taşıdığını savunmuştur. Ona göre, kadınlar birey olarak kendi yaşamlarını anlamlandırmak ve özgürce kararlar almak için sorumluluk sahibi olmalıdır. İşte bu düşüncelerin bazı anahtar noktaları:
Özgürlük: Beauvoir, kadınların özgürlüğünü önemli bir değer kabul eder. Ona göre, kadınlar kendi potansiyellerini gerçekleştirmek, istedikleri yaşamı yaşamak ve toplumsal normların dayatmalarından kurtulmak için özgür olmalıdır. Kadınlar, kendi istekleri ve hedefleri doğrultusunda yaşamak için özgür iradeye sahiptirler.
Sorumluluk: Kadınlar, özgürlükleriyle birlikte sorumluluk taşırlar. Beauvoir, kadınların kendi yaşamlarını anlamlandırmak ve özgürce kararlar almak için sorumluluk sahibi olmaları gerektiğini savunur. Kendi değerlerini tanımlamalı, kendi kararlarını almalı ve kendi hayatlarına yön vermelidirler. Toplumsal normlara uymak yerine kendi değerleri doğrultusunda yaşamak için sorumluluk almalıdırlar.
Toplumsal Normlara Karşı Çıkma/ Öteki olmaktan kurtulma İradesi: Beauvoir, kadınların toplumsal normların dayatmalarına karşı çıkma hakkına sahip olduklarını vurgular. Kadınlar, toplumun onlara dayattığı rolleri kabul etmek zorunda değillerdir. Kendi özgürlükleri ve kendi yaşamları için mücadele etmelidirler. Kadınların toplumsal olarak “ötekileştirildiğini” ve bu statüyü reddedip kendi kimliklerini bulma iradesine sahip çıkmaları gerektiğini ifade eder. Kadınların toplumsal normlardan bağımsızlaşarak kendi özgürlüklerini kazanmalıdır.
Simone De Beauvoir’in Etkileri
Beauvoir’ın düşünceleri, cinsiyet çalışmaları, sosyoloji ve felsefe alanlarında derin etkilere sahiptir. Bu çalışmalar, Beauvoir’ın teorilerini temel alarak, kadınların toplumsal konumunu ve özgürlük arayışını daha derinlemesine inceler.
Aktivizm ve Toplumsal Hareketler
Beauvoir’ın fikirleri, kadın hakları hareketlerinde önemli bir yere sahiptir. Onun düşüncelerinin etkisiyle toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine karşı mücadelede yol gösterici prensipler oluşturulmuştur.
Kadın Hareketleri: 1960’lar ve 1970’lerdeki kadın hareketlerine büyük ilham vermiştir. Cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelenin, Beauvoir’ın “kadınların özgürleşmesi” konusundaki düşüncelerini temel aldığını söyleyebiliriz.
Küresel Feminizm: Beauvoir’ın fikirleri, dünya genelindeki kadın hakları savunucuları tarafından benimsenmiş ve yerel bağlamlarda da uyarlanmıştır.
Sanat ve Edebiyat

Beauvoir’ın fikirleri, sanat ve edebiyat dünyasında da büyük etki yaratmıştır. Onun eserleri, feminist temaları ele alarak daha geniş bir kitleye ulaşmayı başarmıştır. Bu da Beauvoir’ın düşüncelerinin sanatın ve edebiyatın gelişiminde önemli bir rol oynadığını gösterir. Feminist Edebiyatın Gelişimi Beauvoir’ın eserleri, birçok yazar ve sanatçı için ilham kaynağı olmuştur. Kadın yazarlar, Beauvoir’ın analizlerini kendi deneyimlerini ifade etmek ve toplumsal cinsiyet meselelerini tartışmak için kullanmışlardır.
Örneğin: Kanadalı yazar Margaret Atwood, Beauvoir’ın çalışmalarından büyük ölçüde etkilenmiştir. Atwood’un “The Handmaid’s Tale” (Damızlık Kızın Öyküsü) adlı eseri, Beauvoir’ın toplumsal cinsiyet rolleri ve kadınların toplumdaki “öteki” konumu hakkındaki tezlerini yansıtan distopik bir roman kabul edilir.

Sanatta Feminist Temalar: Beauvoir’ın çalışmaları, sanat dünyasında feminist temaların işlenmesine yol açmıştır. Etkisi, resimden heykele, performans sanatlarından sinemaya kadar geniş bir yelpazede görülebilir.
Örneğin: Çağdaş sanatçı Barbara Kruger, Beauvoir’ın toplumsal cinsiyet rolleri ve kadınların toplumdaki yerine dair görüşlerinden ilham alarak güçlü görsel ve metin tabanlı eserler yaratmıştır. Kruger’ın çalışmaları, cinsiyet politikaları ve medyanın kadın imajı üzerindeki etkilerini sorgular.
Beauvoir’ın düşüncelerinin bugüne kadar devam ettiğini ve gelecek çalışmalara da ilham verebileceğini görmekteyiz. Özellikle kadınların toplumsal konumunu daha da geliştirmek ve eşitlik mücadelesi için Beauvoir’ın teorileri daha fazla araştırılmalı ve uygulanmalıdır.
Varoluşçuluk ve Feminizm: Beauvoir’ın Sentezi
Varoluşçuluk, bireysel özgürlük ve sorumluluk vurgusu yapar. Beauvoir bu kavramları, kadınların toplumsal rollerini sorgulamak ve kendi özgürlüklerini talep etmek üzere kullanmıştır. Ona göre kadın kendi sorumluluğunu üstlenerek özgürleşebilir, bireyselliğinin ve öteki olarak toplumsal yaşam içinde varlığını sürdürmesinin ancak bu şekilde önüne geçebilir.
Beauvoir’ın temel fikirlerinden biri de kadınların toplumsal yaşamda varlık göstererek eşitlik talep etmesi gerekliliğidir. Kadınların kendilerini ifade etmeleri, kendi hedeflerini belirlemeleri ve kendi kararlarını almaları önemlidir. Bu sayede kadınlar toplumun ötekileştirici normlarından sıyrılarak kendi potansiyellerini gerçekleştirebilirler.
Beauvoir’ın varoluşçuluk ve feminizm sentezi, kadınların toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanmasını teşvik edicidir. Kadınların, toplumsal beklentiler ve normlar tarafından belirlenmiş rolleri kabul etmek yerine kendi kimliklerini ve değerlerini oluşturmaları gereklidir. Kadınlar böylece özgür iradeleriyle varoluşlarını şekillendirebilir ve toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele edebilirler.
Kaynakça
Alison Stone, (2019) Feminist Felsefeye Giriş, Otonom Yayıncılık.
Simone De Beauvoir, (2023), İkinci Cinsiyet, Koç Üniversitesi Yayınları
Esra Başak Aydınalp, (2020), Varoluşçu Özgürlük Bağlamında Kadın: Simone
de Beauvoir ve İkinci Cinsiyet, İstanbul Üniversitesi Yayınları
Cogito, (2019), “Feminism”

Yorum bırakın