Karanlıkla Savaşmak

Schopenhauer, Arendt ve Jung’un Etrafında; “Kör İstenç”, “Gölge” ve “Kötülüğün sıradanlığı”



Kötülükle ne kadar yüzleşebiliyoruz sizce?

Dinler, eğitim, sevgi ya da kurallar… Hiçbiri kötülüğü tamamen ortadan kaldıramıyor. Hapishaneler bunun en açık kanıtı; insanlar hâlâ, tüm yasaklara rağmen kötülük yapmaya devam ediyor. Azınlık Raporu filminde mesela, insanlar suçu işlemeden önce niyetlerinden yakalanıyor. Peki, kötülük sadece eylem midir, yoksa akıldan geçmesi bile yeterli midir? İnsan, kötülüğü daha düşünce aşamasında durdurabilir mi? Bu sorular kafamı kurcalarken, Schopenhauer’un “kör istenç” fikri, Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” yorumu ve Jung’un “gölge” kavramı etrafında dolaşmak istedim. Felsefe kesin bir yanıt vermez belki ama, düşünmek için cesaret verir.


Schopenhauer, Arendt ve Jung’un etrafında “kötülük”


İnsan, binlerce yıldır kendi varlığının kökenine inmeye çalışıyor. Bu arayış sadece bilimle ya da tarihle açıklanabilecek bir şey değil; aynı zamanda kavramların içini kurcalamak, soruların peşine düşmekle ilgili uzun bir yolculuk. Hakikat dediğimiz şey de aslında tek bir noktaya varmak değil, sorularla yürümek. Ve bu sorular arasında en keskin, en yakıcı olanlardan biri kötülük. Çünkü kötülük, bize yalnızca kim olduğumuzu değil, hayatta kalmak uğruna neleri göze alabileceğimizi de gösteriyor. Dahası, başkalarının acısını görmezden gelerek ne kadar ileri gidebileceğimizi de ortaya koyuyor.



“Kör İstenç” Schopenhauer


Arthur Schopenhauer, Die Welt als Wille und Vorstellung’da (İstenç ve Tasarım Olarak Dünya) bu soruya radikal bir pencere açar. Ona göre dünya, akılcı bir düzenin ya da ilahi bir amacın ürünü değil, kör ve doyumsuz bir “istencin” sonucudur. İstencin özü, sürekli var olma ve kendini sürdürme çabasıdır. Bu güç yalnızca insana özgü değildir; bitkilerde, hayvanlarda, hatta cansız varlıklarda bile tezahür eder. Evrenin tamamı, bu doyumsuz istencin sahnesi gibidir. Schopenhauer’un bakışına göre her şey bir hiyerarşi içinde birbirine hizmet eder: bitkiler hayvanların yaşamını sürdürmesi için vardır, hayvanlar insanların besin kaynağıdır, insanlar ise kendi içlerinde daha yüksek bir amaca, kimi zaman sanatçılara, dervişlere ya da dehalara hizmet eder. Ama bu düzenin ardında etik bir uyum yoktur; yalnızca istencin kör buyruğu vardır.

Tezimi yazarken bu düşünceler beni defalarca çıkmaza sokmuştu. Çünkü bu tabloyu kabul etmek, insanın özgürlüğüne, sorumluluğuna dair bildiğimiz pek çok şeyi yerinden oynatıyor. Eğer her şey istencin buyruğu altındaysa, insanın kendine atfettiği değer, özgürlük, hatta iyilik ve kötülük arasındaki ayrım neye dayanıyor? Bazen, bu soruların altında ezildiğimi ve içinden çıkamayacağımı net bir şekilde hissettim. Belki de Schopenhauer’un gücü tam burada: okuru yalnızca düşünmeye değil, kendi sınırlarıyla yüzleşmeye zorlamasında.



İstencin insandaki en belirgin yansıması bencilliktir. İnsan kendi acısını başkasının acısından üstün tutar; kendi çıkarını öncelemek için başkasının varlığını görmezden gelir. Bu bencillik öylesine köklü bir eğilimdir ki, çoğu zaman farkında bile olmadan işler. Bireyin küçük çıkar hesapları, toplulukların büyük çatışmaları, hatta medeniyetlerin yükseliş ve çöküşleri bile bu kör buyruğun tezahürleri olarak görülebilir. Schopenhauer bu durumu “ilkeli bir ilkesizlik” olarak adlandırır. İnsan davranışlarını rasyonel ya da ahlaki gerekçelerle temize çıkarır, ama gerçekte yaptığı şey yalnızca istencin doyurulmasına hizmet etmektir.

Şu soruyu soralım: İnsanın bu kör istence karşı bir özgürlüğü var mıdır?

Evrimsel açıdan bakıldığında bencillik, hayatta kalmanın en temel mekanizmasıdır. Kendi varlığını korumaya öncelik vermek, biyolojik olarak en güçlü eğilimdir. Ancak insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir; düşünce, sevgi, adalet, dostluk, umut gibi değerleri de taşır. Bu değerler, istencin buyruğunu dengeleyebilecek güçlerdir. Fakat bunu başarabilmek için önce kendi içimizdeki karanlıkla yüzleşmemiz gerekir.


“Kötülüğün Sıradanlığı”- Arendt


Bu noktada kötülüğün doğasını sıradanlık içinde kavramak önemlidir. Hannah Arendt, Eichmann davasını incelediğinde “kötülüğün sıradanlığı” kavramını ortaya koydu. Arendt’e göre kötülük, şeytani bir dehanın ya da olağanüstü bir kötücüllüğün eseri değildir; daha ziyade düşünmemenin, sorgulamamanın ve alışkanlıkların kolaylığına sığınmanın sonucudur. Eichmann gibi sıradan bürokratların, kuralları mekanik biçimde uygulayarak insanlık dışı sonuçlara yol açması bunun çarpıcı örneğidir. Schopenhauer’un istenciyle Arendt’in bu kavrayışı birleştiğinde şu görünür hale gelir: kötülük, çoğu zaman istencin kör buyruğunu sorgulamadan izleyen sıradan davranışların içinde saklıdır. İnsan, düşünmeyi ertelediğinde ve istencin akışına bıraktığında, farkında olmadan kötülüğün taşıyıcısı haline gelir.

Arendt’in bu kavrayışı bize şu soruyu düşündürür: Eğer kötülük sıradanlığın içinden doğuyorsa, o zaman ona karşı koymak için gerekli olan şey olağanüstü bir kahramanlık mı, yoksa yalnızca düşünmeyi sürdürmek mi?



“Gölge”- Jung


Carl Gustav Jung, bu noktada önemli bir kapı aralar. Ona göre insanın karanlık yönleri—gölge dediği taraf—bastırıldığında yok olmaz, sadece görünmez hale gelir ve bizi gizliden gizliye yönetmeye devam eder. İnsan kendi bencilliğini, başkasının acısını görmezden gelme eğilimini inkâr ettiği sürece, bu eğilim daha güçlü bir şekilde geri döner. Oysa gölgeyle yüzleşmek, yani karanlık yanımızı kabul etmek, bilinçli bir ahlakın başlangıcıdır. Jung’un bu yaklaşımı, Schopenhauer’un karamsar çerçevesine bir çıkış noktası sunar. İstencin buyruğu güçlüdür ama insanın bilinçle gölgeyle yüzleşebilme kapasitesi de aynı ölçüde önemlidir.

Geçtiğimiz aylarda kaleme aldığım “Ursula K. Le Guin ile Ged’in Gölgesinin Jung’un Gölge Kavramıyla Bütünleşmesi” yazısında, Ged’in kendi gölgesiyle yüzleşmesini Jung’un gölge arketipiyle yan yana düşünmüştüm. Orada sorduğum soru hâlâ geçerli:



İnsan kendi karanlık yanını bastırdıkça, aslında ondan kurtulmuş mu oluyor, yoksa daha da güçlenmesine mi yol açıyor?



Öyleyse üç düşünceye göre; ya istencin kuklası olarak yaşamaya devam edeceğiz, başkalarının acısını hiçe sayarak kendi varlığını sürdürmenin peşinde koşacağız. Ya da gölgemizle bütünleşip, kötülüğümüzü kabullenip onun bir parçamız olduğunu anlayarak, bizi biz yapan her bir zerremizle yaşamaya çalışacağız. Ya da Arendt’in hatırlattığı gibi, düşünmenin cesaretiyle bu sıradanlığı kırmayı deneyeceğiz. Bu sorulara cevap vermeye çalıştıkça başka soruları doğuracak olsa da, bir denemek istedim; Kötülüğün sıradanlığı, aslında istencin sıradanlığıdır. Bizler çoğu kez kendi acımızı başkasının acısından üstün görürüz. Bu eğilimi reddetmek, insan doğasını inkâr etmek olur. Fakat kabul etmek, onun karşısında yeni bir sorumluluk doğurur. İnsanın büyüklüğü belki de tam burada yatar: kör buyruğun kuklası olmamak için kendi gölgesine bakabilmekte, düşünmenin ve iyiliğin cesaretini kuşanabilmekte.



Hakikati aramanın yolculuğu bitmeyen bir yolculuktur. Kötülükle ilgili sorular da bu yolculuğun en zor virajlarıdır. Bizler, varlığımızı sürdürmek için bencilliğe mahkûm muyuz, yoksa düşünceyle, sevgiyle, adaletle bu sıradanlığı aşabilir miyiz? Belki de bu sorunun kesin bir cevabı yok. Ama kesin olan bir şey varsa, o da şu: İnsanın önünde daima bir seçim vardır. Ya kör istencin buyruğunu sorgulamadan izlemek, ya da hakikatin peşinde düşünmeye, gölgeyle yüzleşmeye ve kötülüğün sıradan yüzünü kırmaya cesaret etmek.

Var mı cesaretin…


Kaynakça

Arthur SchopenhauerDie Welt als Wille und Vorstellung (İstenç ve Tasarım Olarak Dünya). Türkçe: İstenç ve Tasarım Olarak Dünya, çev. Selahattin Hilav, Say Yayınları.

Hannah ArendtEichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor).Türkçe: Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, çev. Özge Çelik, Metis Yayınları.

Carl Gustav JungArketipler ve Kollektif Bilinçdışı.Türkçe: çev. Zehra Aksu Yılmazer, Pinhan Yayıncılık.

Yorum bırakın